HABER ARŞİVİ

Lütfen Bir Tarih Seçiniz

E-Bülten

Email

Sitemizin yeniliklerinden haberdar olmak için bültenimize üye olabilirsiniz.

Kültür

Aynur Uluç'a mektup: "suyun bir ucundan sen tut çekiştir bir ucundan ben"

aynur uluç'un "yer yatağı" kitabındaki şiirler, yatağın her hâliyle kadın eliyle serildiğini belli ediyor.

4 Ağustos 2018 Saat: 19:38
Aynur Uluç'a mektup: "suyun bir ucundan sen tut çekiştir bir ucundan ben"
Aynur Uluç'a mektup: "suyun bir ucundan sen tut çekiştir bir ucundan ben"

hayatı bedeniyle çoğaltan, elinin değdiği her şeyi bereketlendiren, kök saldıran, rengarenk çiçekler açtıran kadınlar için hiç de zor bir şey değildir ağzında biriktirdiği harflerden cümleler doğurması. yaşamı var edip, sürdürebilme yetisi, organize olup biriktirdiklerini toplayıp çevirebilmesi doğanın ona verdiği eşsiz bir güzelliktir. ağlar, güler, kırılır ama her seferinde yaşama sunduğu rengi soldurmaz. yeter ki istesin, içi küsmesin... şimdi bir kadın eliyle serilmiş "yer yatağı"nın örtüsünü şöyle bir açıp, yatağın ucuna oturalım. bakalım bize neler neler anlatıp, hangi duygulardan geçirecek... işte ilk şiir ve dilimize, gözümüze hemen yapışan bir dize;"yeşilden eller giyinip tebessümler çiziyorum acıya". kitap boyunca hangi şiirde konaklarsak konaklayalım, bize bir şeyi hep hatırlatacak bu dize. şairin hayata bakışını belirleyen, içindeki rengin dirimin rengi oluşuyla ve acılara bile tebessüm edebilme-gülerken bile ağlayabilme hâliyle kadına dair hesapsız kitapsız duyguları akıtmanın samimiyetini ve canlılığını kitap boyunca yatağına serecek gibi şair.

"yeşil eller"i aklımızın, kalbimizin ucuna boncuklu tokayla iliştirip devam edelim. dünya bir kilitli dolap ve anahtarı doğa onun avucuna bıraktı. "rüzgârdan süt sağdı menekşeler .../ ışığı bekledim zamanın döllenip yittiği yerde ..." elbette başka türlüsü olabilir mi? "süt sağar menekşeler", gelincikler pıtır pıtır kuşatır bir tarlayı boydan boya, papatyalar salına salına güler. kadın gözüyle bir çiçek, koca bir dünya görüşüdür. her birinin renginde, kokusunda bambaşka sevinçler, acılar taç yaprakları arasında öbek öbek bekler, "döllenip" yol alır. kuş seslerini kulağımıza dolduran dizelerden sonra başka bir duygunun rengiyle karşılaşıyoruz "verev düşler"de artık biliyoruz; renkleri olan şiirler, kanat takıp kuş gibi uçan şiirler, su olup akan şiirler var bu kitapta. belli oldu, sıkça göreceğiz kuşları, çiçekleri. sıkça duyacağız su'yun sesini. yani bir kadın tarafından serildiğini hep hissettirecek "yer yatağı". söz burada daha çok akmadan "verev düşler"e gelelim. "günah çıkartıyor çocuklarından/ kül dantelli kadın şarkı söylüyor"… birdenbire yüzümüz kırılıyor sanki "kül dantel"imgesiyle. oysa ki güpürden dantellere, ipekten dantellere alışmışızdır, birden bire ters köşe yapar bu dize. külün rengi fümedir; biraz solgun, biraz kapalı bir renktir. biraz hüzünlü, biraz eskiyi çağıran, biraz buğulu göz gibi… ucuz bir mekânda şarkı söyleyen ama dantelin inceliğini bilen, bildiği güzel şeyler geçmişte kalmış, kırgın bir kadın dans ediyor. siyah danteller içinde bedeni gencecik, umudu gencecik yıllarında, başı dimdik, coşkulu bir kadın ve şimdi ona eşlik eden "asi, buruk bir şarkı"

"kül dantel"i yırtıp, dildeki ağır “buruk şarkı”yı döküp rengarenk bir şarkıyla dansın başlaması uzak değildir kadına. her kadın hayatın ortasında uçan bir simurgtur biraz da. yana yakıla yok olur da yeniden dirilir bedeni, dili. doğanın rahmi olan kadınlar pes etmezler. sözümüzün burasını desteklercesine füme "kül"ü savuran yeni bir şiir, ismi "flu", ama içi tepeden tırnağa kadına has umut, güven yüklü. şu dizesi karşılıyor okuru"avucuma değmeyen çiçek ne kadar bahar" hani başlarken söylemiştik; şiirin laytmotifi, yeşil eller, su, ses, kuşlar, çiçekler ve onlar üzerine şairin ruh haline bağlı, yaşadığı duyguların rengiyle harfler kondurmasıyla örülü, seri bir kitap "yer yatağı". "sevmek gibi siyahı ve beyazı" diyerek süren şiir insana dair, hayata dahil her şeyi kabul edip, yeniden biçimlenmenin izlerini sunuyor arka plânda. "çıkardım kendime /çıkarırdım kendimi /kendimden çıkardım"da sözlerimiz şiir hâline gelip, tebessüm ettiriyor.

sadece kendi için serilmemiş "yer yatağı"; kendi ekseninde dönmüyor sade. dışarda olan sevinçlerin, acıların renkleri de şiir örtüsünün desenleri arasında. "yağmurlar, rüzgârlar geçer galatalı meydan yerinde.../ kör karınca görür de insan gözü mü görmez" şair gözü dışarda olandır, şair kalbini elinde taşıyandır, şair her duygunun biraz da duygudaşıdır. uzağındaki acılar da elinde tuttuğu kalbini yakar. kör karıncanın gözüdür biraz da şairin gözü. "iç gözü ağlayan anneler”in eteğine konan kuş telâşı, burukludur.

"annelerin iç gözü ağlar her gün" öz suyundan bir can dünyaya gözünü açar. her annenin ya da o duyguyu içinde barındıran her kadının şiiri bazen bir ağıda döner şairlerin mısralarında. şiirin en büyük sağaltma yolu oluşu da bundandır belki. ses, çığlık olup çoğalsın diye, tebessümler kahkahaya dönüşsün diye kolektif bir duygu çeperi etrafına tüm insanlara yönelik bir çağrıdır ki "yerinden oynattım sabahları" dizesini hep beraber söyleyebilmenin inancı ve umududur. "içi kırgın şehrin batağı”na şiir tohumları serpilip rengarenk kokular yayılsın diyedir en çok.

yer yer dili karmaşık bir kitap "yer yatağı"; şairin iç dünyasındaki renk fazlalığı, imgeleri kullanışı, çözülmeyi bekleyen bulmaca gibi bazen. hayal dünyası geniş bir kitap… "avuçlarıma düş güller zımbaladım", "embriyo sevgilimle yatmaya geldim" ve bunca imge, düş arasında "itaatkâr değil sahici olmalı"nın değerini hatırlatıyor. "arzu dili"yle aşk'ın, insanı aşkın kıldığı; bulutlara da uçurduğu, kör kuyulara da attığı maviliklere, siyahlara da yer var bu yatakta. eee insanı, hele ki aşık olan insanı kor kırmızı, mavinin bin bir tonu, siyahtan uzak düşünebilir miyiz? aşk düşmek değil midir karşıdakinin denizine? kimi vakit yüzülen, kimi vakit boğulunan… ve şair "suyu çiz tuvalime" diyerek de arzulanan aşkın tarifini yapıyor sanki kendi imge dünyasıyla suyun olduğu yerde özgürlük, huzur, taşkın bir sevincin sesi yankılanır. tuvalin üstünde lotus çiçekleri salınır salınır.

renklere harf örülmüş, duyguyla karnı doyurulmuş, içine ses, bir tutam koku serpilmiş, omuzlarına da kanat takılıp okurun diline konsun diye yazılmış "yer yatağı" adeta. "her hücreme bir bitki aşıladım /tırnaklarımda bitti fesleğenler /avuç içimde bin yapraklı yonca /kulağımdan fışkırdı sarmaşık gülleri /nergis kokusu gözlerimden" uzunca tarifini sunarken, şiir yapıp pişirip önümüze getirmiş dizeleri şair. tam da elleri hamarat, elleri bereket kadınlara has beceriyle içimize bahar yeli estiren, lavanta ve erguvan kokuları hissettik gözlerimizi kapatıp bir an içimizi dinleyince.

bu duygu renginden hemen sıyrılmak istemiyor insan. keyfi biraz daha sürsün hatta bir kahve molasıyla demlendirelim bu dizeleri, süzelim içimize. oohh ne güzel hemen de çıktı duygumuza eşlik eden dize: "bulut nargile içiyor denizler şarap.../ bir göreyim gözünden şenleşip gürleşen cemâlimi". aşk bu; beninden soyunmadan “senleşip şenleşip gürleşme" hâlidir biraz...

yerinde dur durak bilmez, kıpırdayan bir kitap bu. hem öyle alışılmışa alışmak istemeyen bir kitap. kural kaide bilmeyen, kendi izinde iz sürmek isteyen bir kitap. elbette mısra aralarında şairin dilini besleyen şairlerin etkisi de yer yer kendini gösteriyor. sonuçta edebiyat, geçmiş ve bugün arasında dilin olgunlaşıp geleceğe satırları ile, dizeleri ile bir çentik de yazar/şair tarafından işaret bırakma hevesidir. "yazmak insanın ölüme karşı zaferidir" der voltaire. yazmak; anın duygusunun fotoğrafını çekmek gibi bir şey. yazmak, eskimeye yüz tutmasın istenen anın kederi ve  sevincinin harflerle dans etmesi ve bunu kâğıda çizmesi sanki. her şiir, her şarkı, her roman biraz hayal biraz gerçek bir tarihinin tanığıdır. o günün koşullarının dile giydirdiği gömlek şair/yazar tarafından söküldükçe şiir, söküldükçe roman olup okura ulaşır.

"musallayı boş ver /okyanusa sal göğsü kesik cesedimi" mermerin soğukluğuna değil de suya karışma isteğine hiç de şaşırmayız ki zaten başından beri eksilmeyen su sesi kitabın akışında bu dizeyle de yeniden örtüşür, köpük köpük karışır. yine de yaşamdan yanadır şair. ölüm ve siyah üzerine çokca dile gelmiş dize yok gibi “yer yatağı”nda. "kazısak yeryüzüne yaşamanın izini" "yüz sürüp gül dökelim /meyan dökelim geçerken kendimizden" dizeleri ölüme rağmen, onu bile bile yaşamdan vazgeçmeme, kendinden geçercesine sevme hâli değil midir ki hayatı bize baldan tatlı kılan...

kenarına iliştiğimiz yatak boyunca yavaş yavaş ilerleyip ortasına oturduk ve kitaba adını veren şiire de bir selâm verelim bakalım. ee "yer yatağı" aşk ateşi üstünde tüten şiir. "tutuşmalı kor olmalı döşekler yerde /erimeli göğsümüzde kızışan nefes" dizeleriyle akan şiir, tutkulu bir aşk şiiri olmanın ötesinde, bozulmamış, samimiyetini yitirmemiş bir şeylere özlemi de içeriyor. yer sofrasında diz kırıp yenilen tadı damakta kalan yemeklerin anısı gibi, minderlerde otururken ahşap çatıdan sızan yıldızların ışığı gibi insanı mutlu eden, döşeklerde üç beş çocuğun yan yana yatıp da kıkır kıkır gülüşlerinin güzelliği var bu şiirde. unuttuğumuz ya da bilmesek de bu gün bile bizleri o güzel zamanlara götüren bir duygu var bu şiirde. hep öyle değil midir yer sofrasında ve yer yatağında sanki daha fazla kendimiz oluruz da, maskelerimizin sıvası dökülür yüzümüzden.

ve işte şairin yüzünü net gördüğümüz bir dize daha "ve ben eteklerimi savura savura dans ediyorum". kadın olunca ne mümkün "etekleri savurmamak" ,"gülmeme karışmayın" deyip kafa tutmamak, şımararak "kendine akan ellerim" diye diye coşmamak için için... çiçeklerin, çakıl taşlarının arasında, ayaklarımız çıplak, suyun sesiyle akarak an gelip susup ağlayarak, an gelip gülmelerin taşı çatlatmasına kahkaha atarak, kadın olmanın her inişi çıkışıyla yazılmış kitabın şiirleriyle olan serüvenimiz devam ediyor. "şiirle doğurdum canımızı" diyorsa şiir, canı sağolsun. "hayat bu güneş miydin tenimde bulut muydun"un coşkusuyla, "suyun şaşkın sandığı"ndan sızanlar dilimizde... duygudan duyguya sıçrayarak, üstümüz başımız renk renk şiire bulaşmış bir hâlde, en çok da yeşil’e ki annelerin elleri yeşil’e çalar, bereket kapısının kilidini ilk onlar çevirir ve kızları da annelerinden el alarak kâh yoğurt mayalar, kâh saksılara sardunyalar eker, açar pencereleri güneşi odalara doldurur, acıyan yerlerimizi öper. ve her kadın bir annedir, her kadın şiir. her kadın kokudur, renktir. bunu sayfa sayfa kitap boyunca iliklerimize varana dek hissettik. erkek renk ise, kadın rengarenktir "kadın insan, biz insan evlâdı" diyen neşet’in yüce gönlüyle göğsümüze su serpercesine okuyup bitirdik "yer yatağı"nı. artık yavaş yavaş kalkıp yatağın örtüsünü örtelim; yeni yeni okurlar açıp içine girene kadar.

bir kadın eliyle serildiğini her satırında belli eden "yer yatağı" içindeki sevincini yitirmek istemeyen, dans etmekten vaz geçmeyecek, hayata iki eliyle sımsıkı sarılan kadınlara içlerindeki gücü bir kez daha hatırlatacak, yorulmadan bir şeyler üretmenin haklı gururunu yaşatacak. renklerini soldurmayan kadınlarla yeryüzü daha da anlam kazanacak. sanatın her alanında, yaşamın her alanında her yerde erkekle yan yana kadınlarla şiir gibi günlere diyerek.

"suyun bir ucundan sen tut çekiştir bir ucundan ben"

zeliha

YORUMLAR Üye Girişi

Bu Habere Yorum Yapılmadı. İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz? 
Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Kamu Emekçileri: Bütçede emekçinin hakkı yok...Kamu emekçilerinin talepleri ise şöyle...

Kamu Emekçileri: Bütçede emekçinin hakkı yok...Kamu emekçilerinin talepleri ise şöyle...

 

Net Haber Ajansı Tavsiye Formu

Bu Haberi Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız