HABER ARŞİVİ

Lütfen Bir Tarih Seçiniz

E-Bülten

Email

Sitemizin yeniliklerinden haberdar olmak için bültenimize üye olabilirsiniz.

Kültür

Ayşe Hülya ‘Ben Su’yu anlatıyor

Ayşe Hülya Şensoy ile yine Belge yayınlarından çıkan ikinci şiir kitabı BEN SU hakkında söyleştik…

2 Şubat 2017 Saat: 13:24
Ayşe Hülya ‘Ben Su’yu anlatıyor
Ayşe Hülya ‘Ben Su’yu anlatıyor
  •  Ersin BAYKAL

1987 yılında Belge Yayınlarından yayınlanan “Döğüşenler Konuşacak” şiir kitabı ile adından çokça söz ettiren Ayşe Hülya, yıllarca sürgün hayatı yaşamak zorunda olduğu yurtdışında bu kez ikinci kitabı BEN SU ile  çıktı okuyucu karşısına…

Ayşe Hülya Şensoy ile yine Belge yayınlarından çıkan ikinci şiir kitabı BEN SU hakkında söyleştik…

KİTABIN İSİM BABASI SEZAİ SARIOĞLU, BEN SU OLMALI DEDİ

-Kitabın adı ile başlamak istiyoruz… Neden Ben Su ve nedir Ben Su?

İnsanların sözcüklere ve kavramlara yüklediği anlamlar, duygu ve düşünce dünyalarındaki birikimlerin sentezidir.

Su'ya, suyun yaşamla, kavgayla, insanla ilişkiye sunduğu algılar kadar çoğul anlamlar yüklüyorum.

Su, ölümsüzlüktür. Ölümsüzlük ise maddede değil, insanın yarattığı değerlerde gizlidir. İnsanın paylaştığı, diğerlerine ulaştırabildiği üretim ve erdemlerde somutlaşır.

Arınmanın, yeniden doğuşun, karanlığı yıkamanın, ateşi söndürmenin de eylemcisidir su.

Kayalarla dalgaların savaşımında olduğu gibi; yenilgi kabullenmemenin, kararlı, ısrarlı, iradeci savaşların kahramanıdır su.

Tam da bu noktada, devrim sevdam, yaşamla ilişkim, suyun bu tavrı ile özdeşleşiyor.

Öte yandan Su, yaşamın bütün çelişkilerini barındırıyor. Coşku ve dinginlik, direnç ve  sabır, suda birlikte var olur.

Su, yaşam kaynağı olmaktan büyük yıkımlara kadar bir çok kavramın simgesi olabilendir. İroninin ta kendisidir.

Kitabın içindeki Ben Su şiirinde, Su'yun dünyasal kaos karşısındaki çaresiz umutsuzluğunun, bir anda herşeyi yeniden yaratabilmenin gücüne dönüşmesi var. Belki de  anlatmak istediğim tam olarak bu.

Suyun aşamadığı bir engel yoktur. Zaman alır, sancılar çekilir ama su kazanır.

Damladan okyanusa dönüşen güç olur.

Bireyden kitleye dönüşen enerjiyle buluşur..

Karınca kararınca yola koyulur devrime kavuşur.

Sanat ve su özdeştir. Biri ruh, diğeri vücut için yaşamsaldır.

Hasreti susamaya benzetiriz. Suyu kana kana içeriz. Toprağın kanı sudur. Alevlerin yakıcı etkisinin çaresi sudur. Gözün yaşı, devrimin dalgası, 'yağmurun rahmeti' sudur.

Ve ben, yaraları çok olan bir devrim emekçisi olarak suya muhtacım. Ülkem için, halklarım için, kendim için.

Şiirle su aşkı evrenseldir. Şiir ruhta çoğalır deniz olur. Deniz ufukta gökyüzüyle kucaklaşır, bir gelecek şiiri olur.

Ben bu kitap için başka isimler düşünmüştüm. Kitabın isim babası Sezai Sarıoğlu, BEN SU olmalı dedi. Hemen benimsedim. Bizim evdekiler bu fikri coşku ile karşıladılar. Benim daha önceki bütün önerilerimi reddetmişlerdi.

-Ben Su, kaç yıllık bir çalışmanın ürünüdür…

Şiirlerin çoğalımı diğer yazım ürünleri gibi değildir.

Şiirler serüvencidir, anarşisttir, özgürdür, duygusaldır, savaşçıdır, serseridir.

En azından benim şiirle ilişkim, genellikle dizelerin kendi bağımsız ortamlarında gezinirken kapımı çalmaları şeklinde oluyor.

Bir gece yarısı, bir rüyanın ortasında, evladınızla kucaklaşırken, bir fotoğrafa bakarken, haberleri izlerken, kitap okurken, bir çocuğun gözlerine bakarken... Şiirlerin, dizelerin nerede ne zaman sizinle buluşacağını bilemezsiniz.

Dolayısıyla, Ben Su kitabındaki şiirler de uzun yıllar bende biriken çok sayıda şiirlerin içinden bulabildiklerimden oluştu.

'Seçtiklerimden' değil, 'bulabildiklerimden' diyorum. Çünkü genellikle düzenli bir hayat yaşayamadım. Bu geçişler ve zorluklar sonucu yüzlerce şiirim kayboldu.

Cezaevi yıllarımda da öyle olmuştu.

Şiirler, şiirler yazarsınız ve bir anda haramiler sizi çırılçıplak bırakır. Şiirsiz, anısız, anlamsız hissedersiniz o gün kendinizi.

Ama ertesi gün uyanır, yeniden başlarsınız. Bir su, bir yağmur damlasının karınca direnişçiliği ile...

Dolayısıyla Ben Su, belirli bir zaman diliminin ürünü değildir. Yıllar sonra yeniden bir şiir kitabı oluşturma düşüncesi oluştuğunda derleyebildiğim şiirlerin bazılarından  oluşmuş bir kitaptır. 

TOPRAĞINDAN SÖKÜLMÜŞ AĞACIN ÖYKÜSÜ...

-“Döğüşenler Konuşacak” kitabınızdan bu yana oldukça zaman geçti…Neden bu kadar ara verdiniz?

Şiir ara vermiyor. Duygular, soluk almaksızın, sürekli kıyılarınıza çarpıyor.

Size ülkedeki sıkıntıları taşıyor, anaların dinmeyen acılarını, emekçilerin çaresizliğini, sınıf çelişkilerinin şiddetini, çocukların gözyaşlarını...

Dünyanın neresinde olursanız olun, her hafta sonu Cumartesi Anneleri Meydanı'na gidiyor ruhunuz. Evsizlerle üşüyorsunuz. Acılar, yaralar, isyankar dizelere dönüşüyor. Bir çığlık türü. Bir direniş tarzı. Bir arayış yolu. Bir ufuk ışığı.

Ama sürgün koşulları bazan ülkedeki bir cezaevinde üretmekten daha fazla zorlayabiliyor insanı.

Yeni bir şiir kitabı oluşturmak için gecikmemin nedeni, benim yaşam koşullarımda gizliydi. Yurtdışına çıkmak zorunda kaldıktan sonra yıllar, birbirini izleyen, içiçe geçen zor, karmaşık, anlamsız süreçler getirdi.

Toprağından sökülmüş ağacın öyküsü...

Seçtiğiniz ve yaşamınızı adadığınız insanlık mücadelesinin böyle bir dünyadaki kaçınılmaz güçlüklerine karşı hazırlıklısınızdır, başınız diktir. Her mevsim ilkbahardır. Ama kavganın ikliminden uzak düşmek, duygu dünyasını dört mevsim hazan kılıyor.

Sonuç olarak, bu koşullara direnebilen şiirler, diğer üretimler, bir ülkeden bir başka ülkeye, bir mekandan başka bir mekana savruldu. Kayboldu, yarım kaldı... 

-Kitabınızın Önsöz'ünde değerli şairimiz Sezai Sarıoğlu yazmış ve övgüyle bahsediyor şiirlerinizden…

Nasıl ki ilk şiir kitabı, beni basım için yüreklendiren, şiirlerimin Metris Askeri Cezaevi'nin zorlu koşullarından firarını gerçekleştiren bir arkadaşlar ekibinin emeğiyle gerçekleştiyse, Ben Su da başka bir ekip çalışması sonucu okurla buluşabildi.

Zindan firarisi şiirlerden sonra sürgünden dönen şiirlerin kitaba dönüşmesi, çok değerli dostların  emeğinin sonucudur.

Sevgili Sezai Sarıoğlu, 'saçı sakalı, üstü başı şiir olana dek' okudu şiirlerimi. Savaştı onlarla yalınkılıç. Döğüştü. 24 saat sonra o şiir ve şair savaşı odasından sağ salim çıktığında, Ben Su, yola çıkmaya hazırdı.

Sezai Sarıoğlu, devrimci militan duruştan ödün vermeyen kimliğini, dönemin en önemli şairlerinden biri olma kimliğiyle harmanlamış bir insandır.

Türk dili ve edebiyatına hakim, 'sözcüklerin efendisi' tanımına layık bir şairdir.

O'nun, Ben Su'nun önsözünü yazmış olması bana onur verdi. Şiirlerimden övgüyle  söz etmesi ise kendisinin kocaman yüreğinin yağmurlarıdır.

Ayrıca, bu kitabın gerçekleştirilebilmesinde sevgili arkadaşım Türker Demirci ve Hulusi Zeybel’i unutmamak lazım. İstanbul hattının bütün güçlüklerini aşarak, gecenin ve gündüzün bütün saatlerini yok sayarak Ben Su'nun raflarda yerini almasını sağladılar. Her türlü tıkanmayı, enerjisiyle yendiler. Ve tabii, Belge yayınlarının, sevgili Mehmet Ali’nin emeğini ve desteğini unutamam. 

ŞİİR RUHUN ÇIĞLIĞIDIR

-Şu anda yeni çalışmalarınız var mı? Şiir severler yeni bir Ayşe Hülya kitabı görecek mi?

Şiir dışındaki diğer yazım türlerinde sürekli çalışmalarım oldu. Sürgünlüğümün ilk yıllarında bir parçası olduğum siyasi çizginin yayımlamakta olduğu dergi için günün ve gecenin bütün saatlerinde çalıştım. Sonra sosyalizmin sorunları üzerine, göçmen sorunları üzerine araştırmalar yaptım.

Bir dönem profesyonel gazeteci olarak çalıştım, editörlük yaptım.

Şiir yazmak ise benim için yaşamımın hiç bir döneminde planlı bir çalışmanın ürünü olmamıştır.

Dizeler, kendi özgürlükleri ile beynimde, ruhumda oluşup kapımı çalarlar. Onları kağıda dökmem için beni adeta zorlarlar. Ne zaman, günün ya da gecenin hangi anında benimle buluşacaklarını kendileri belirler.

Hangi koşullarda filizlenecekleri ile ilgili de hiç bir ön veri sunmazlar.

Bir çocuğun gözlerine bakarken, haber izlerken, bir fotoğrafın içinde gezinirken, tarih ya da siyaset kitaplarının herhangi bir sözcüğünden bana doğru gelen akıntılara kapıldığımda, hasretler burnumun direğini sızlattığında, isyan ettiğimde... şiirler usulca sokulurlar koynuma.

Birikirler sonra. Ben onları yaşadığım mekanın bütün köşelerinde ararım. Orada burada unutulmuş kağıt parçalarında, bilgisayardaki en olmadık dosyaların içinde, ceplerimde, kitap aralarında... 

Şiir ruhun çığlığıdır.

Ve böyle bir dünyada şiir yazmamak imkansızdır. 

ZAMAN ZAMAN RENK DEĞİŞTİREN, FARKLI KİMLİKLERE BÜRÜNEN ACILAR YAŞADIM... 

-Sürgün hayatı yaşadığınızı biliyoruz? Ülkeden uzak olmak, bir şair için nasıl bir duygu? 

İçtenlikle söylüyorum ve hep söylüyorum ki politik sürgünlük, insanın kendi ülkesinin cezaevinde olmasından daha zor. İdealleriniz için yaşamışsınız. Aldığınız her nefese amaçlarınızın kokusu dolmuş. Ülkenizin geleceğinin daha iyi olması  adına kurduğunuz hayallerden başka bir ufuk tanımamışsınız ve bir anda bütün bunlardan kopuyorsunuz.

Yaşamdan kopmak, gerçek boyutlarda değil de sanal alemde yaşamak gibi birşey.

En zor yanı, bu sürecin nerede-nasıl biteceğine dair korkunç bir belirsizlik var. Hep karanlıkta yaşamak gibi.

Bir küçük tahta parçasına tutunup okyanusun ortasında kaybolmak gibi.

Müthiş bir irade ile kavradığınız yaşamda kendi geleceğinize irade koyamıyorsunuz. Bu çelişki, ruhu zorluyor.

Ülkeden kopuş, sancılıydı elbette ama ilk yıllar sonrakiler kadar zor değildi.

Buradaki işlerinizi bitirip gidecektiniz. Zaten koşullar biraz olsun değiştiğinde topraklarınızla yeniden buluşacaktınız.

Yurtdışındaki bazı sorunlara çözümler bulmak ve dergiyi de burada çıkarmaya devam etmek gibi 24 saat nefes nefese yaşanan bir yığın sorumluluğun ortasında ilk beş yılın çok zor geçtiğini söyleyemem.

Ülkeyle bağlar yoğundu, dönüş  umudu sıcaktı ve acı çekecek vakit yoktu.

Yeniden aranıyordum, infaz yasasıyla çıktığım için zaten boynumda bir müebbet vardı. Yani iki müebbet üst üste... Bir anda tası tarağı toplayı gitme şansı da yoktu.

Sürgünlük duyguları açısından, daha sonraki yıllarda giderek artan, zaman zaman renk değiştiren, farklı kimliklere bürünen acılar yaşadım...

EDEBİYAT BİR DİRENİŞ DERYASIDIR

-Türkiye’deki yazarları ve şairleri takip edebiliyor musunuz? Yeni kuşak şairlere bir mesajınız var mı?

Edebiyat bir direniş deryasıdır. Sorgu, red, özgürlük, ve ölümsüzlük alanıdır. Dolayısıyla edebiyat devrimcidir. İnsanın devriminden yeryüzü devrimine ulaşan gökkuşağındaki bütün renklerdir.

Şiirleri, şarkıları olmayan bir halk, barutsuz askerler gibidir. Sanat, bir bütün olarak, bütün dallarıyla, halk dediğimiz o koca çınarın kollarıdır.

Tarihi, ileriye, geleceğe taşıyan sanattır.

İlk insanın mağara çizimlerinden Leonardo da Vinci'ye, anonim türkülerden Nazım Hikmet'e akan ırmak, sanatın kalıcı, devindirici gücüdür.

Gerçeği estetikle yoğuran sanat, halkların nefesidir.

Sanat, umudun da en güzel can damarlarıdır. Yarına dönük her türlü emelimiz, yine sanatın elinde, dilinde şekillenir.

Dolayısıyla, zor ve sarsıcı bir süreçten geçen ülkemizde her alanda yaratıcılığı zorlamanın koşulları yine de var.

Ciddi bir üretim çabası, önemli bir üretim birikimi de gözlemliyorum.

Ama bir sorun var!

Sanatçıların, diğerlerini görmede, izlemede canalıcı bir eksikliği olduğunu düşünüyorum. Bu sorun, eleştiri ve tanıtım alanındaki tıkanıklıkla da buluşunca, kollektif gelişimin önündeki barikatları kaldıramıyoruz.

Unutulmamalıdır ki, son tahlilde bir tek bireyle özdeşleşen sanat, toplumların, halkların kollektif birikimlerinin eseridir.

Sanat dergilerinin bu anlamda da çok önemli bir rolü, işlevi, sorumluluğu, yükümlülüğü vardır. İzlenme, okunma, tartışma, tartıştırma, kapsama boyutlarının genişlemesi için bu dergilerin desteklenmesi, yaygınlaştırılması, güçlendirilmesi  zorunludur. 

KİTAP, 40 ŞİİRDEN OLUŞUYOR 

-Kitabınız hakkında biraz bilgi alalım…Kaç şiirden oluşuyor ve elbette hepsi çocuğunuz gibi ama en çok sevdiğiniz ve sizi duygulandıran şiirinizden bahseder misiniz?

Kitap, 40 şiirden oluşuyor. Söylediğiniz gibi, şiirler arasında bir ayrım yapma şansım yok.

Her şiir, kendi kimliğini kazandığı ana, zamana aittir. Bazan uzun bir şiir on onbeş dakikada yazdırır kendini, parmaklarınızın hızı kelimelerin hızına yetişmez, bazılarıyla yıllarca boğuşursunuz yine de kendi kanatlarını kazanıp uçamaz.

Ama şiirlerin yazıldığı sürecin anıları itibarıyla düşünürsek, 'Barışı Düşlemek' şiiri, diğerlerinden farklı. Çünkü bu şiiri kızımla birlikte yazdık. Bazı şiir doğumu günlerinde olduğu gibi, anlamsız küçük voltalar atıyordum evin içinde. Hissetti, beni yanına çağırdı ve nerede ise her dizeyi birlikte ürettik. Şiirin ortak ürün olabileceğini teorik olarak düşünemezdim. Ama kızımla bunu bambaşka bir enerji ile gerçekleştirdik.

O, çok genç olmasına rağmen dünyanın bütün sorunlarını dert edinen, çok okuyan, kitapları koklayan, onlara bakmaktan bile zevk alan bir insan. Ve sanatın bütün dallarıyla ilgili. 

-En çok etkilendiğiniz yada takip ettiğiniz bir şiir üstadını sorsak? 

Bu zor bir soru. Yaşayan değerli şairlerimizle ilgili bir şey söylemeyeyim bugün. Sadece Ahmet Telli'yi farklı tutmam gerekiyor. Çünkü kendisi benim öğretmenimdir, sevgili babamın arkadaşıdır ve çok önemli bir şairdir.

Bizim kuşağın neredeyse tüm yurtsever insanları gibi Nazım'ın bütün şiirlerini ezbere bilmek, her fırsatta, her ortamda en yüksek sesimizle okumak vazgeçilmez bir tutkuydu. Nazım'a sahip olmak her ülkeye nasip olmayan bir şanstır. Ve Nazım'dan etkilenmedim demek gerçekçi değildir.

Ama sadece o kadar mı?

Ben, Yunus Emre'den, Atilla İlhan, Ahmet Arif, Fuzuli, Can Yücel, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Enver Gökçe, Gülten Akın, Sabahattin Ali, Yahya Kemal, Edip Cansever, Turgut Uyar... Ve diğer bütün değerli şairlerimizden etkilendim kuşkusuz. Dilin ve şiirin her ustası sizde izler bırakır. Aksini iddia etmek doğru değildir. 

KANATLARI KOPARILMIŞ GÜVERCİNLERE DÖNÜŞÜYOR SANATÇILAR 

-Ülkemizdeki edebiyat dünyasının genel bir değerlendirmesini yapar mısınız?

En büyük eserler, kendi alanlarında ve o alanı besleyen komşu alanlarda en fazla birikime sahip sanatçılar tarafından üretilir.

Hem tarihsel, hem çağdaş birikim, sanatçının öz eğitim sürecidir. Akademisidir.

Sürecimizin bombalı, mitralyözlü kan deryası gürültüsüne, kapitalizmin insanlığı yozlaştıran, çırılçıplak bırakan etiği karıştığında, sanatçılar da hasar görüyor.

En güzel ve en ışıklı bu iletişim alanında, yaralı ceylanlara, ayağı prangalı arslanlara, kanatları koparılmış güvercinlere dönüşüyor sanatçılar.

Ama unutulmamalı ki,  büyük tarihsel devinimler böyle dönemleri izler.

Bu dönemlerin içindeki birikimler, halklara da, sanatçılara da derin ufuklar açar. Umudu ve direnci yaşatmak, diri tutmak, sanatçının sorumluluk alanına girer.

Öte yandan, teknolojinin insanı makina dişlisi, çocuğu tuş mahkumu haline getirmiş olması, sanatın kitlelere ulaşmasında önemli bir engel oluşturuyor.

Bir şiir kitabından haberdar olmak, bir filmin afişini sanal dünyada görmüş olmak, bir çok insana yetiyor. Üretimle kurulan ilişki bu noktada sınırlanıyor.

Beş duyunun korku, endişe, acı ile köreltildiği, beyindeki ve ruhtaki boşluklara sanal, yapay ve kapitalizmin çarklarının belirlediği verilerin yüklendiği bir dünyada yaşıyoruz. Yeni kuşaklar doğrudan bu dünyaya doğuyor, burada biçimleniyorlar.

Sanatçının en büyük ihtiyacı olan özgürlük, sanatçının kazanmak için savaşmak zorunda olduğu bir değere dönüştü.

Bütün bunlar endişe verici kuşkusuz. Ve sonuç olarak, daha iyi bir dünya için mücadele eden insanların omuzlarına bu alanda da önemli sorumluluklar yükleniyor.

Metalik ve gerici dünyasal kaosun ortasında insan olmak zor, sanatçı olmak daha zor.

İnsan kalmanın yükümlülüğü ağır, sanatçı kalmanın çok daha ağır.

Uluslararası güçlerin satranç tahtasında bir piyon değil, özgür, aydınlık bir birey olmak zorunda sanatçı...

Sanatçı, bu büyük karanlığın kibrit alevleri olmak zorunda.

Kitap koklamayı seven, bir şiirin kanatlarında uçabilen, bir tabloyla ruhunu yıkayabilen çocuklar yetiştirmeliyiz.

Çağdaş insanın mücadelesi tek cephede değil. Çok cepheli bir  mücadele hattındayız. Uluslararası güçlerin ateşi geçmişimizi, geleceğimizi, ruhumuzu, insani değerlerimizi... İnsana dair herşeyi yakmayı hedefliyor.

Bu uçurumun kenarından insanlığı kurtulmak, insanları 'güneşin sofrasında' buluşturmak için sanatçıların önünde çok önemli görevler var.

Umut ve ufuk ateşini bizler yakmak zorundayız.

(Mesele Dergisi)

YORUMLAR Üye Girişi

Bu Habere Yorum Yapılmadı. İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz? 
Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Kamu Emekçileri: Bütçede emekçinin hakkı yok...Kamu emekçilerinin talepleri ise şöyle...

Kamu Emekçileri: Bütçede emekçinin hakkı yok...Kamu emekçilerinin talepleri ise şöyle...

 

Net Haber Ajansı Tavsiye Formu

Bu Haberi Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız