HABER ARŞİVİ

Lütfen Bir Tarih Seçiniz

E-Bülten

Email

Sitemizin yeniliklerinden haberdar olmak için bültenimize üye olabilirsiniz.

Kültür

"Çakıl taşları" grubu 20 mayıs'ta Fethiye'de

Yazar-şair Aynur Uluç, son yıllarda uluslararası Fethiye Festivaline çocuk çalışmaları ile katılıyor.

5 Mayıs 2019 Saat: 23:16
"Çakıl taşları" grubu 20 mayıs'ta Fethiye'de
"Çakıl taşları" grubu 20 mayıs'ta Fethiye'de

Bu yıl da on bir yaş grubu çocuklarla resim şiir ve drama içeren bir atölye çalışması yapacak. Her gün ayrı bir çocuk grubu ile çalışmayı ve böylece daha çok çocuğa değmeyi hedeflediğini söyleyen Aynur Uluç, çocukların bu çalışmadan çıkartacakları resim çalışmalarını festival bünyesinde bir sergi ile Fethiye halkına ulaştıracaklarını söyledi.

Çocuk çalışmalarım bitince Fethiye'de gösteri için çakıllar ile buluşacağım deyince Aynur Uluç ile festivale ilk kez katılacakları "çakıl taşları" grubu üzerinden de konuşmak istedik. Çakıl taşları bildiğiniz gibi ilk gösterimini Şişli'de Nazım Hikmet Kültürevi'ndeki bir gösteri ile yapmıştı. Dans, şiir ve müziğin içiçe geçtiği gösteride dipten bir akış ile de kadının kendi gücünü bulmasını tema etmişlerdi. İhtiyacı olan dinamiklerin içinde saklı olduğuna işaret eden gösterinin ismiydi "içinde saklı"ydı. Aynı gösterimin kısaltılmış özel bir versiyonunu 8 mart kadınlar gününde gerçekleştirdiklerinde aralarına yeni katılmış bir isim daha vardı: Ramazan Açıkgöz, Sareban Sokak Sanatçıları'nda yer alan bir sanatçı ve aynı zamanda bir çakıl taşı da olduğunu o günkü gösterimde izleyenlere yaşatmıştı. Oldukça coşkulu geçen 8 mart gösterimlerinden sonra uluslararası Fethiye Festival'inde yine aynı isimde gerçekleştirecekleri gösterim için içeriğin hayli geliştiğini ifade eden Aynur Uluç ile "çakıl taşları" nedir, grubun amacı nedir, hedefi nedir, vizyonu ve misyonu nedir soruları eşliğinde sorularımızı değerlendirmesini istedik.  O gün gösterim sonrası sahnede canlı bir söyleşi de yapacaklarını söyleyen Uluç, işte size “çakıl taşları” grubunun kuruluşundan şu ana dek yolculuğu, diyerek söze başladı:

"hatice ve aynur… dikkat dikkat söylemedi demeyin; bu ikili bir araya gelince mutlaka bir şeyler doğuruyorlar. çakıl’ı doğurmuştular biliyorsunuz ilk adımda.

kadıköy sokaklarında keyifle yürüyorduk hatice ile o gün. geçen mart ayıydı. vitrinleri görünce aşka gelip kırmızı don alalım kendimize demiştik ve bir şarkı söylüyorduk içimiz kabara kabara donların etkisiyle: “eteği belinde, gül de takmış gül de takmış, dedim ona eyy güzel böyle mi geçer bu geceler... bu geceleeer... neymiş anam bize bu keder, ne zamana kadar böyle gider, böyle gideeeeer…”

oyy dedik yaa ne güzel şarkı bu, insanı aşka getiriyor. şu enerjiye bak… kıvıralım biz ya etkinlik metkinlik kasarak yapmaktan usandık valla yıllarca… öyle bir atraksiyon yapalım ki biz eğlenelim içinde... söyleyelim ahanda bu şarkıyı da. öyle canımız çekti yani… dedik içinde kıpraşmanın enerjisi olsun, durup durup hayatı doğurmanın… yapalım mı kız. çakıl taşları gibi olalım mı…  olalım anasını satiym bugüne kadar hep kastık da n’oldu... içimizde saklı olan yaratma gücünü bir okşayalım biz hele... alaaddin'in lambası gibi okşandıkça dökülsün güzellikler... hem bizden hem bizi izlemeye gelenlerden… ve ister misin dedik, biz bunu anlatalım akışta. bundan iyi yeşertecek şey mi olur insanı... yeşeren insanlar görmek…. ah ne kadar hasret bu topraklar bu yaklaşım biçimine…

böyle ateşledik işte fitilin ucunu kadıköy'de birbirimizle oynaşırken. hem donumuzu aldık hem fikrimizi aşı döktük karnımıza. anlayacağınız bereketlendirdik ipin ucunu.

derken yanına yöresine şarkılar şiirler dökülmeye başlandı bile ileriki günlerde... içimiz hep kıpır kıpır… derken meral’i dahil ettik. gel kız dedik senin sesin güzel bizle türküler söyle… şarkılar söyle... şiirler dök sen de bu renkli yola... sana şunu söyle bunu söyleme diyecek bir merci yok burda… öyle söyle ki hiçbir coğrafyaya sığmasın sözlerimiz, sesimiz... hiç bir coğrafya ile kenarları çizili kalmasın dedik… gün oldu oldu, dedi. gün oldu olmadı böyle dedi… arada bir de siz ne yapıyorsunuz deyip döktü grubun içinde yaşarken bile. biz hatice ile durmuyorduk ki çünkü. yaratıcılığın ilham perisi bizi pek bir sevmişti. habire şiirler, habire şarkılar döşüyorduk günlere.

oturduk oturduk kalktık dans ettik. durduk, biraz da öyle kaşıdık kıçımızı… biliyorsunuz gözümüze sürmeler çektik kendi kendimizeyken bile… derdimiz kendimizi size beğendirmek değildi hiç bir zaman. bizde uyanırsa ancak o tohum size bulaşabilirdi… baya baya bir akışımız oldu zaman içinde. bir duygu başka bir duyguya bulaştı. her şey birbirinin içinde erimeye başladı usul usul.

akışta söylediklerimizin öncelikle kendimize derman olduğunu fark ettik. bizi sıkan her türlü kafesi sevgiyle eriten bir çember örsün istiyordu gönlümüz. bir gün mihriban’ı kahvaltıya çağırdık. dedik sen gel bir hele biz ne güzel yemekler yapıyoruz. gel sen de ye… )))hain bile olamayan tuzağımıza doğru ilerliyordu mihri.

şaka şaka… öyle coşmuştuk ki mihri de gelip görsün istiyorduk. öyle bir enerji patlamaları yaşanıyordu ki bunu herkes ama herkes görsün istiyorduk aslında... renk renk taşlar boyamıştık üç kadın. ki adımız henüz çakıl makıl değildi o tarihte... boyalar, pullar, boncuklar yapıştırıyorduk ve sadece ve sadece taş boyuyorduk. o taşları ne yapacağız onu bilmiyorduk bile… ve düşünmüyorduk hiç… boyamanın tadına kaygılar bulaştırmadık.

o taşlara dokunmadınız diyenler olacaktı sonra sahnede… ahh biz o taşları şekil için yapmamıştık ki kalbimiz dokunmuştu onlara. ve kurduğumuz ilişki yollara düşecekti bizle birlikte. onlar sunağımız olacaktı renkli bir bezde yayılıp duran… sunaktakilere ruhla dokunulurdu ellerle değil.

taşlarımızı göstermekti niyetimiz en çok mihri’ye de, haydi gel deme sebebimiz. kahvaltı işin cazibe kısmıydı tabii, ve şarkılar, şiirler işin heves kısmı. ve kapı çalındı mihrimiz geldi o gün… orada yaşayan devinimin kucağına girmiş bulundu kapıdan girdiği anda. baktı ki burada her şey birbirine yegane… her birimizin gözü parlıyor baktı. kahvaltı nerde başlıyor, nerde başlıyordu çalışma; belli değildi... o kahvaltı sofrası hatciğin balkonunda saatlerce kalıyor gidip gelen ağzına bir domates bir peynir atıp bir şeyler yapıyordu. bir bakıyordunuz birisi diğerinin gözüne sürme çekiyor, bir bakıyorsunuz bir köşede birimiz hayatın mumlarını yakıyor...  boncuk diziyordu biri türkülerin ritmine. eline ne geçirse sesler çıkartıyordu ya da . sabah başlayan birliktelik gece 10’lara kadar uzanıyordu. baksanız dışardan sohbetler ediyor görünüyorduk, o kadar saat içinde bir prova bile alamıyorduk ama bu hiç önemli değildi. onların hepsinin üretim şırıngaları olduğunu biliyorduk içten içe biz. mihri dahil oluvermişti bile ekibe. sanat yönetmenimiz ol dedik ona ama sen bize şöyle yap böyle yap deme hiç; ukalâ yönetmenler gibi. yok yok arkadaşlar, bunu demedik çünkü denmesine gerek yoktur mihri’de . onu yakından tanımalısınız nasıl bir oturmuşluk vardır hâl ve hareketlerinde görmelisiniz… hem değişime ve dolayısıyla gelişime açık olup hem net nasıl olunurun canlı örneği gibidir mihri…

ama şundan emindik; bu grup özgürlük kokmalıydı hiç birimiz diğerine şunu şöyle yap demiyordu. ya da yapma demiyor oluşuydu özgür ruhun kapısı. içimizden gelen en doğru sesti aynı metnimizde yer aldığı gibi: “beden bilir suyunu nerden nasıl akıtır” diyorduk sözlerimizde ve bedenlerimiz biliyordu gerçekten de uzun güzergah yolu… nerde belini sağa bükecek nerde bir es verecek sesine biliyordu.

mihri sanki yaratıcılığımızın tıkandığı yerlerde bizi rahatlatmak görevini üstlenmiş gibiydi. çünkü hepimiz o akışın içinde yolculuk ediyorduk. edemeyen kendini halkanın dışında hissediyordu zaten hemen o anda... aslolan belirlediğimiz senaryo akışına uymak değil, ana yörünge hatta kalmaktı çünkü… hayattaki akışla uyumu kaybetmemekti. içinde saklı o yeşerecek güce ulaşmaya çalışmaktı, önünde engel her ne varsa onu kaldırmak...

arkadaşlarımız geliyordu arada bizi izlemek için. gözlerine bakıyorduk biz prova alırken… bazıları önceki şablonları ile bakıp oldu olmadı deme gafletinde bile bulundular. kalıba sokmaya çalışanlar dahi oldu iyilik niyetine… doğaldır hepsi de çıktığımız yola dahildi… ve yolun çetinliğini göstermek üzere birer işaret gibiydi.

bu gidip gelmeler sırasında neslimiz oldu işte. sevgili neslihan hatice’nin komşusu. onun başı kapalı oluşu bizimse fingirdek oluşumuz araya hiç mesafe koymadı. bizi pek bir sevdi nesli. ah dedi ben size klip yaparım kızlar. kızlar, diyerek girmişti söze çünkü o zamanlar ramomuz henüz grupta yoktu.)))

taş taşırım, aş yaparım. ne gerekirse yaparım, hatta çekim yaparım size, bilet satarım, dedi gösteride. ahh dedik çakıl olayım bile demiyor; gereğini yapıyorsun ki sen. emeğinle geliyorsun. gözlerin ışıl ışıl geliyorsun ya işte bu çakıl kapımızın ana şifresi; gözleri ışıl ışıl olmak. tat almak ki tat verebilmek bu demden... biz böyle konuşurken ve sarmaşırken birbirimizle hatice ellerine boyaları geçirmiş gelmişti bile yanımıza. kızlar dedi gözleri değil ışık, nasıl deyim kocaman bir yanardağa dönmüş. ben sizi boyayam mı, diyor.

nasıl yani, dedik; boyamak derken? vallahi, dedi ellerim kaşınıyor. yüzünüze şekil şekil resimler çizeceğim. aklımdan bi görseniz neler geçiyor. içim ne hissettirirse onu yapam mı yüzünüze...

öyle yapam mı, katam mı, boyayam mı filan demeye başlamışsa bilin ki hatice keyiflidir. oyy biz de az değiliz; içimiz heyecanla dolmuştu bile, yap kız, dedik sen ressam değil misin… dövmeler akıtıyorsun milletin bedenine içinden geldiği gibi de bizden mi sakınıcan elini. ki o eller uz mu uzdur biliriz. yüzümüz sana feda olsun, dedik. tuvalin olsun yüzümüz gel bizi boya…

o eline aldı renklerini fırçalarını. mihri durur mu; kendisi belgesel sinema yönetmenidir; ekibe de bak.. hemen çıkardı bir afili ve kocaman fotoğraf makinesi. birisi boyadı birisi çekti gün boyunca. ve nasıl güzel sanatsal fotoğraflar çıktı ortaya…. ve o yemyeşil balkonda bir masal damlacığı oluştu sanki yüzlerimizde... yüzümüzü görmüyorduk hatcik bizi boyarken. ilginç olan şuydu ki her birimiz yüzümüzdeki görmediğimiz resmin ruh hâline giriyorduk mimikçe… o yüzlerimize desenlerini düşürdükçe, gözlerimiz resimle uyumlu bir şekilde çakmaklaşıyor, ya da coşuyordu pırpır kuş gibi. her bir yüz boyama bir saat sürüyordu en az. Hatice, ağzında sigarası, yandan dudaktan bir yandan üfürüyor, bir yandan boyuyordu göğsü civelekli fahriye abla gibi.

 

nesli dayanamadı, beni de boya hatice abla dedi birkaç gün sonra… ellerimi aldım da geldim işte. çalıştım çabaladım sizin için işaret dili öğrendim. ben de size işaret diliyle davet yapıcam gösterinize, beni çeker misiniz. oyy gelll, gel tabii dedik. böyle şekerlik, böyle genişletmek daha bismillah ilk adımda. fikriyle, emeğiyle gelmek…öyle “ben de, de ben de size katılcam” diyen bir şımarıklıkta değil... yapmaz mıyım ben sana boya, dedi hatice yavrum ne kadar yorgun olsa üşenmez bir yerde canlı bir şey görünce... ve boyadı ki nasıl güzel oldu yine, bir çiçek de nesli’nin gül yüzünde açtırdı, işte böylece sahnelerde henüz görmediğiniz bir dip çakıl taşı daha katıldı aramıza.

şişli’de gösteri yapacaktık ya o günlerde iyice bir hızlandı ana ritmimiz. olmaz böyle dedik elbiselerimizi de kendimiz yapmalıyız. ayakkabılarımızı da . e nolcak peki, benden bir gıdım dikiş çıkmaz. ama model düşünebilirim düşünmekte üstüme yoktur bilirsiniz. sürekli düşünce ve fikir üretebilir bir kazan taşıyorum başımda. içi sürekli kaynayan bir canlı lokma…

kızlar dedi birlikte düşünelim bu kez… yırtmacı olsun boncuğu olsun elbisemizin. öyle ki su gibi dökülsün bedenimizden. ön tarafında çapraz çapraz bağları olsun. çözülmeyi ve gevşemeyi ifade etsin o bağlar... yırtılsın bir göğüs bağımız bakalım şöyle. ne kilit varsa yüreğimizde, çözülmeye oradan başlayalım dediler.

peki tamam,,, hatcik’le düştük yola, aldık sevgili sanat yönetmenimizi de eminönü’nden. meral kızın işi vardı galiba, katılamadı. o dükkân senin bu dükkân benim gezdik durduk mahmutpaşa’yı, tahtakaleyi... ayaklarımıza resmen kara sular indi derler ya işte o kadar gezdik. kumaşlar, boncuklar, takılar, tüyler… tüyler neyse de tüsler aldık rengarenk. meral kızımıza tef aldık, kızıp duruyordu biz yarattıkça. bizim içimiz durmuyordu üretime odaklıydık ya, onun da dili durmuyordu tabii ki… yine değiştirmeyin yine değiştirmeyin akışı gözünüzü seveyim.))) yalnız bırakmayın bu ikisini diyordu. o güzel sesliydi ve sesi düzgün düşürmeliydi. o ne kadar doğru ve güzel söylemeye odaklıysa biz bozmaya hevesliydik sanki. aynı zamanda uçuktuk da bir hayli. belli olmuştu meral’den daha çok fırça yiyecektik zaman içinde; ve elhamdülillah yedik… )))

şişli gösterimiz iyiydi kötüydü derken geçti gitti. heyecan içinde geldi heyecan içinde gitti. insanlara sunmak safhası… ilk kez sunmak…  görücüye çıkmak derler ya hani peşin peşin… ne sınırlayıcı bir yaklaşım biçimi… gelenler bulaşılacak ve yüreklerine ulaşılacak birer insan değil de sanki birer beğenici ya da beğenmeyici… ahh sözün burasında sizlere dokundurmadan geçemeyeceğim; yeri geldi çünkü… bizi sosyal medya mı bozdu dersiniz ve bu kadar kibirli yaptı. elimizde sürekli bir not defteri var sanki… dostlarımızı ve dost olmadıklarımızı beğenmek ve beğenmemek kılıcı hep elimizde geziyor, on üzerinden sürekli not veriyoruz. otur yerine sıfır,hah hah. bugün de kimseleri beğenemedim… on kişiye kızgın ifadesi gönderdim dört kişiye üzgün. arada bazılarına güldüm canım tabii hah hah. beş on kişiyi de yalandan yere beğendim. eklediği yazıyı okumadım tabii vaktim yoktu. ama yakın durmakta fayda var nolur nolmaz insan insanın külüne muhtaç. kendi resmini koymuştu tabii ki beğendim… onu beğendiğimi bilsin eşek değil ya o da gelir beni beğenir.

tanıdık geldi mi size de bu hikâye. ne alaka çakıldan söz ediyorduk şimdi demeyin çok alaka efendim çok alaka… yaşama değmek yerine hiç fark etmeden birbirimize not vericilere döndük. ki çakıl grubunun amacı tam da bunlardan bir soyunun allah aşkınıza demekti. bir içinizde saklı hazineye çevirin gönlünüzü… ve yüzünüzü orada filizlenebilecek berekete dönün. Bereket versin ki bu emsajı taa yüreğinde hisseden de çok odu. günlerce kendilerindeki etkiyi bize telefonla mesajla iletenler… içi coşa coşa kendilerinde yarattığı değişimi anlatanlar oldu. aynı olmadı hiç yapamadınız diye ortaya sonradan çıkanlar gibi… eski şablonları ile değerlendirip yeni olanı fark etmek yerine bildikleri yerden puanlama yapanlar… bizi eski bizlerle karşılaştıranlar, katı solcu tavrı ile kendi aradığını bulamayınca dili sertleşenler . şükürler olsun ki hepsi de oldu..

devam edeyim hâliniz kaldı ise yazı bir hayli uzun oluyor. ama yol şimdiden uzun ben ne yapayım. kayda almak gerek bu macerayı… ne diyorduk hah, tabi ki güzel söylemek, tabii ki bir işi estetik açıdan güzel düşürmek gerekli, tersini söylemiyorum ve üstüne başına yakıştırmaktır her daim ama bu heyecanın kendisi ana temaysa gözden kaçmaması gereken odur. eli ayağına dolaşmaksa o acemi eşikler, doğal geçişler... ve bu tür durumlarda uyduruvermekse asıl yaşamdaki maharet… her birimiz bir çakılız derken kimsenin kimseye had koymak haddi değil noktasına gelecekse içimizdeki enerji uyanışı… her birimiz kendimizi kendi terazimizde tartacaksak birbirimize sadece enerjimiz bulaşır. özgürleşir ve coşar zaten. içimizdeki o kıpır kıpır çocuklara, bir işaret fişeği bekleyen o kırmızı kadınlara ve adamlara güveniyorum ben. sizlere ve sizlerden bize tekrar ve tekrar geçecek o sahi enerjiye… birbirimizin aynası olma hevesimize ki ah ne güzeldir.

eğriye epriye doğru ya doğru, o şişli gösterisinde belli oldu ama bir müzik, bir ritm, bir ses eksikti etkileşimimizde. denemek ve yanılmakmış hayatta ve gerçekten güzel yanılmak… hataysa hata yapa yapa öğrenmek özgürlüğü… içindeki yolculuğa sadık kalmaklar en çok… içimizdeki at yolu biliyor çünkü… ve yenmek yenilmek üzerinden değil yaklaşımlar hiç… işimiz bile olmaz bu düşünme biçimiyle... “savaşmıyoruz ki, şiddete hiç gerek yok canım” yazar hatciğin duvarında… işte tam da öyle…

bütün bunlar olup biterken gruba ramo girdi işte bu dönemeçte… “sarılma adamı” denilebilir ramazan için. içinde nasıl bir sevgi varsa sarılıyordu ramo… ilk gördüğünde sarılıyor insana. öyle laf olsun diye değil içten bir sarılış bu… çocuk saflığında, duruluğunda bir sarılma eylemi. gel dedik bize katıl. canım yaaa; bize de hemen sarıldı. çok güzel sarıldı hatta. elinde nesi varsa onlarla katıldı hemencik aramıza. elindeki gitarı kırıktı ve morali bozuktu o yüzden biraz… önemli elbette ama o kadar değil dedik.. asıl olanın o gitardan çıkan sesten çok yürekten çıkan seste olduğunu bilmenin tatlı güveni var senin sempatik hallerinde… al dedi hatice benim gitarla devam et… ramo sareban sokak müzik grubunun solistiydi zaten… acaip güzel doğaçlamalar yapıyor, sesleri yuvarlıyordu diline. yüzü gülüyordu bir kere. anımsadınız mı asıl parola buydu.))))

çalıştık malıştık bizim ana akışımıza göre kısaltılmış versiyonu ile bir 8 mart kadınlar günü etkinliği yaptık kadınlarla birlikte haydarpaşa gar lokantası’nda. meral ile ramo’nun ses rengi o kadar güzel uymuştu ki birbirine; ben bazen etkinlik yaptığımızı unutup onları dinlemenin keyfinde buluyordum kendimi… doğaçlamalar, şiirler, güzel bakışmalar düştü bolca güne. salındı bedenlerimiz gülümseyerek… güzel ve samimi bir etkinlik oldu. kadınlar kendinden geçmişti ki ellerine verdiğimiz müzik aletleri bunun delili)))

aynı günün akşamına da ayrı bir gösteri yaptık, taksim civarlarında. iki tane belediye tiyatro oyuncusu izlemiş o gün sanat yönetmenim söyledi. ve çok olumlu bildirimler almışız yeni öğreniyorum. peki bu önemli mi… elbet önemli bir yere kadar… bir heves yaratabiliyor muyuz içte saklı olanı çıkartmaya… maksat hasıl oluyor mu…  işin ve düşün asıl cetveli işte burada… o hevesi oluşturuyor mu yaptıklarımız… bunun için belki bilerek hatalı girmek gerek sese… sonra onu sesli bulmak aramak. bir şeyi çok güzel yapmak diğerinde hayranlık uyandırır ya, araya mesafe koyar. biz, bize hayran olun istemiyoruz. bunu ben de yaparım deyin diye geçiyor gönlümüzden… ben de çakıl olabilirim. benim de sesim yeterince çatlak, yaşım yeterince geçkince deyin… ah ne güzel benden geçmemiş demek halâ bir şeyler yapabilirim deyin. çakıl olabilirim deyin kendi denizimde ve durduğum yerde. mahallemde bir çakıl da ben olabilirim, çakıl olmak kendini keşfetmekse. sesimi sevip bahçeme şiirler dökebilirim ben de . belki bir taş boyarım yan komşum meliha’yla neden olmasın. belki bir elbise dikerim hayatın kollarına deyin istiyoruz biz.

gönlümüzden en çok bunlar geçiyor yoksa zorumuz ne? karda kışta yollara düşüp çalışalım provalar alalım. yakınlardaysanız gelin birlikte eğlenelim… 20 mayıs’ta fethiye’deyiz. sonra kim bilir nerde… illâ ki kesişir yollar bi gün bi yerde.

20 mayıs akşamı fethiye kültür merkezi’nde bükeceğiz belimizi biz bu kez… “neymiş anam bize bu keder, ne zamana kadar böyle gider, böyle gideeer “ diyeceğiz ilk günkü gibi bakir... “söyle ne istersin” diye hayyam’a soracağız ve marika’yı bulacağız hayırsız nikola’nın koynunda neler yaşadığını kimsenin bilmediğini göz kırparken size. ve kim bilir daha neler neler…"

çakıl taşları: aynur uluç-hatice yanık- meral demir-mihriban çumralı- ramazan açıkgöz- ayten neslihan kopuz

uluslararası fethiye festivali 

20 mayıs 2019

fethiye kültür merkezi- saat: 20.00


YORUMLAR Üye Girişi

Bu Habere Yorum Yapılmadı. İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz? 
Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Gazeteci Ergin Çevik saldırıya uğradı

Gazeteci Ergin Çevik saldırıya uğradı

 

Net Haber Ajansı Tavsiye Formu

Bu Haberi Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Depolama Taşıma iletme sistemi Merdiven Tırmanma Cihazı Engelli merdiven tırmanıcı Uluslararası evden eve nakliyat Adaklık